-
Sinema Tutkunlarına Duyurulur
Aramızda muhtemelen benim gibi sinema delileri vardır. Birkaç sinema âşığı arkadaş bir site açtılar. Ve popüler kültürün dayattığı online-sinema’ya alternatif olarak sitelerinde kült filmleri yayımlıyorlar. Sözü daha fazla uzatmadan hepinizi www.odfi.tv isimli siteye davet ediyorum. İnanın pişman olmayacaksınız.
Posted on September 30, 2010 with 1 note
-
Parmaklar
Yağmurun ilk damlasının düştüğü yer olar adlandırılan Zeyn caddesinin kalabalığında ilk fark edilebilecek şey kalabalıktır. En son fark edilebilecek olansa bu fark edişin size ait olduğudur. Uzun caddenin sağlı sollu kenarlarındaki dükkânlarsa yükselen adım seslerinin, insan uğultularının ve nihayetinde çalınan müziklerin akışında gün be gün yıpranmaya mahkûmdurlar. Hemen caddenin girişindeki devcileyin müzik aletleri dükkânı belki bu yıpranışı içten içe en bariz hissedenlerdendir. Gerek dışarıdaki: çalındığı dükkândan yasak notayı çalmışçasına kovulan sesler; gerekse içeride çalınan enstrümanların yaydığı sesler dükkânı içeriden ve dışarıdan etkilemektedirler.
Rivayete göre Tanrı’nın Sûr borusunu yapan kişi bu dükkânın ortaklarındandır. Ve yaptığı müzik aletini kimseler görememiştir. Bununla birlikte bahsettiği enstrümanı yaptıktan sonra da sesi kendisinden önce ölmüş yani lâl olmuştur. İşte tam bu dükkânın vitrinin sergilenen bir piyano vardır ki tuşlarının Azrail can alırken yalvaran günahkârların feryatlarından yapıldığı söylenir. Her kim ki bu piyanonun başına oturup bir melodi çalarsa işte o an Azrail işinin yarım kaldığını sanıp yeniden geleceği rivayet edilirmiş. Bu vesileyle vitrinde duran piyanoya henüz kimsecikler dokunmaya yeltenememiş. Sadece vitrini sokaktan ayıran camın önünde duran Bay A’nın bir keresinde böyle bir girişimi olmuş. Ama ona da dükkân sahipleri “Getirtme Azrail’i şimdi buraya” diyerek mani olmuşlar. Bay A ise – inat ya- ne zaman bu dükkânın önünden geçse – ki bu haftanın yedi günü anlamına geliyor- mutlaka on beş, yirmi dakika gözleriyle tuşlara dokunur ve hissedemediği her güzelliğin içine o piyanonun sesini ararmış.
Yine dükkânın önünde durup o güzelim piyanoyu izleyen Bay A bir anda irkilip kendi kendine “Lanet olsun geç kaldım” diyerek hızla Zeyn caddesinin kalabalığına daldı. Bazen birine çarparak bazen de çarpmaya ramak kala kendini frenleyip son anda kurtularak yine bir laf işitmekten kurtardı kendini. Birkaç dakika sonra genelde müzisyenlerin maharetlerini gösterdiği eski tiyatro binasının önüne gelince derin derin soludu. Sırtındaki ayaklığı yere açıp elleriyle de sağlamlığını kontrol ettikten sonra ceketini çıkartıp dikkatlice katlayıp yere bıraktı. Yoldan geçen ve o muhitin yabancısı olanlar “Ne yapıyor bu adam?” diyerek baksalar da genel olarak oranın sakini olarak adlandırılanlar bu alışıldık manzarayı sadece gülümseyerek karşıladılar. Ceketinden sonra üzerindeki kazağı da çıkartıp aynı özenle az önce yere bıraktığı ceketinin üzerine itinayla yerleştirdikten sonra ayaklığı bir kez daha kontrol etti. Bir keresinde boş bulunup kontrol etmediği için piyanosunun akordunun bozulmasına ve çeşitli yerlerinin çizilmesine neden olmuştu. Bir daha da bu hatayı yapmaya niyetli değildi Bay A.
Ayaklıkların sağlamlığından emin olduktan sonra yavaşça üzerine uzandı. Omuzları ayaklıkların sağ tarafına, hafifçe araladığı ayaklarıysa sol taraftaki ayakların ön ve arka bacaklarına yerleştirdi. Kendini biraz sallayıp sağlamlığından emin olduktan sonra ellerini birleştirip kütlettirdi. Daha sonra parmaklarını göğüs kafesinin üzerine yerleştirince etrafta toplanan meraklı bakışları arasında sağ ve sol ellerin parmaklarından bir örümceğin ayaklarını andıran minik ayaklar çıktı. Parmakların uç kısımlarındaysa antenler ve kıskaçlı ağızlar belirdi bir anda. Bay A’nın ellerini göğsüne yerleştirmesinden ayaklarıyla destek alan bu yaratıklar bulundukları ellerden sıyrılıp Bay A’nın bedeninde gezinmeye başladılar. Etraftaki insanların şaşkın ve iğrenti içine baktıkları bu esnada Bay A ellerini havaya kaldırıp seyircilere doğru uzattı. O esnada izleyicilerden biri şaşkınlıkla “parmakları koptu!” diye bağırdı. Bu bağırış diğer insanları da bu çığlığa katıp sürüklemeye başladı. Artık kalabalığın içindeki herkes bir şeyler söylüyordu. O esnada eski tiyatro binasının yanındaki kitapçıdan çıkan bir adam “Parmakları kopmadı. O gövdesinde gezinen böcekler onun parmakları. Az sabredin ne yaptığını anlayacaksınız” dedi. Ve sonra Bay A’yı başıyla selamlayıp dükkânına girdi.
İnsanlar bu kez Bay A’nın göğsünde gezinen parmak böceklerine bakmaya başladılar. Bazıları dayanamayıp ayrıldılar. Bazılarıysa meraklarına yenilip izlemeye devam ettiler. Bay A tam da o anda gözlerini yumup konsantre olmaya başladı. Derin bir sessizlik vardı. Caddeden geçenlerin adım sesleri, konuşmaları ve dükkânlardan yayılan müzik de dahil hiçbir şey o kalabalığı ve şimdi de Bay A’yı etkilememeye başladı. Usulca gözleri açıldığında parmak-böcekler Bay A’nın bedenini kıskaçlı ağızlarıyla kemirmeye başladılar. Ve bu kemirmeyle birlikte bir piyanodan çıkması beklenen ses yükseliyordu. Parmak-böcekler Bay A’nın bedeninde sıraya dizilmiş bazen hafifçe yana kayarak ama asla yanındakini etkilemeden ısırıklar alarak melodilerini çalmaya başlamışlardı. Aynı anda üç veya dört parmak-böcek –aynı akor basar gibi- ısırıklar aldığında seslerin hiçbiri birbirlerinin armonisini etkilemiyordu. Kısa süren uvertürün ardından ana melodiye girildiğinde daha hızlı ısırıklar almaya başladılar. O anda Bay A’nın bedeni kanamaya ve derisi yer yer soyulmaya başlamıştı. Hatta bazı yerlerde duygular o kadar ağır basıyordu ki gövdeden et bile koptuğu olabiliyordu.
Seyircilerse hayranlıkla çalınan melodinin ritmine bırakmışlardı kendilerini. Melodi hızlandıktan sonra da alkışlarla ritim tutmaya başlamışlardı bile. Yaklaşık on dakika süren bu sokak konserinin ardından Bay A parmaksız olan ellerinin yeniden gövdesinin üzerine yerleştirdi. Parmak-böcekler usulca eski yerlerine geçip minik ayaklarını, kıskaçlarını gizleyerek birer parmak görünümünü aldılar. Yerinden hafifçe doğrulan Bay A kollarını öne doğru uzatıp parmaklarını hareket ettirerek seyircileri selamladı. Bu sefer daha büyük bir alkış tufanı koptu. Ceketinin cebinden çıkardığı bir bez parçasını gövdesinden akan kanı dindirmek için kullanırken diğer cebinden de bir şapka çıkartıp ayaklığın önüne bıraktı. İnsanlar takdir edercesine hareket ettirdikleri başlarıyla ellerini ceplerine götürüp şapkanın içini bozukluk ve kâğıt paralarla doldurdular. Göğsünü silmeyi tamamlayan Bay A kazağı ve ceketini giydikten sonra şapkanın içindeki paraları ceketinin yan cebine boşalttı. Ayaklığı da sırtına aldıktan sonra kalabalığın içinde aynı parmak-böceklerin uzuvları gibi kayboldu.
İkibindokuzun dokuzuncu aralığı
Yunus B.Posted on June 12, 2010 with 2 notes
-
Proust
Acaba Proust’un Yakalanan zaman serisini yeniden mi okusam? Defterime yazdığım öyküleri bilgisayara aktarmam lazım ama ondan bile üşeniyorum. Hava almak istiyorum. Ama bir yere gidemiyorum. Bu bir hapis. Zincirlerimi bulamıyorum.
Posted on June 12, 2010 with 1 note
-
Sıkıntı
Evde bunalıyorum. Hapsolmuş gibiyim. Cidden özgürlük nedir? Hiçbir yere kıpırdayamamak fazlasıyla can sıkıcı. Sevdiğim filmleri bile izlemekten keyif almıyorum. Bunun yanında izlenen televizyonun yüksek sesi öldürücü olabiliyor. Çevrenizdeki insanların birer işkence aletine dönüşmesidir bu.
Posted on June 12, 2010
-
Pamuk Prenses Taksim’de
Bu kahramanların isimlerinin olmaması tamamen bir tesadüf değildir.
( Sahne ikiye bölünmüştür. Sahnenin sağı: Taksim’de Balkabağı Bar’da Külkedisi kostümüyle biri masada oturmuş daha sonra mektup olduğunu anlayacağımız kâğıtlarla yaptığı bardağı ile birasını huşu içerisinde fondaki alengirli müziğin eşliğinde dinlerken duvarda on ikiyi gösteren saati unutur. Sahnenin solu: Bir masa. Masanın başında bir adam… Masanın üstünde bir daktilo… Daktilonun yanında büyükçe bir şırınga… Hemen masanın yanında duran tahtadan beyaz bir at. Adam şırıngayı damarına batırıp kanını çekmektedir. Sonra daktilonun mürekkep bölümüne zerk edip yazmaktadır.)
(Sahnenin bu kısmını ben yazmadım)
— Yukarıdaki cümle amma da uzun.
— Okurken bile sıkıldım.
- Seninki yine iyi.. Ben okurken yoruldum.
— Siktir et o zaman tiyatroyu… Biz dalgamıza bakalım.
— Sana birşey diyeyim mi?
— Evet?
— Biz aslında seyirciyiz.
— Saçmalama
— O zaman bu koltuklarda neden oturuyoruz?
— Ne bileyim! Belki epik bir oyundur diye düşünmüştüm.
— Ya başlatma şimdi epiğine liriğine
Başka biri - Hocam bir susun da oyun başlasın
— Benim susmama kaldıysa oyun hiç başlamasın
Daha başka biri - Sizin tuzunuz kuru tabii…
— Ne muhatap oluyorsun şunlarla
En daha başka biri: Şimdi ikinize burada bir dalarım. Cümlenin sonunda hangi lafı sokacağınızı unutursunuz.
- …
- …
I. Bölüm:
(Sahnenin sağı. Sol tarafın ışıkları sönüktür. Taksim’de Balkabağı bardayız. Duvarda çeşitli hödüklerin dans ederken çekilmiş fotoğrafları vardır. Bardaysa şuan kostümünü anımsamadığım biri içki servisi yapmaktadır. Sahnenin ortasında bir kaç tip oynamaktadır)
Kral: Ve şimdi göğün tüm renkleri aforoz edilir sabahlarımdan. Ey uyku lanetliyorum seni. Ey huzur küfürlerim adınadır. Ben yalnızlığın Tanrısıyım… Ve kendimi peygamberim ilan ediyorum. Ve sonra reddediyorum o Tanrıyı…
Garson: Hocam sen yanlış oyuna gelmişsin.
Kral: Burası AKM değil mi?
Garson: Hocam ne AKM’si. Mevki doğru ama koordinatları şaşırmışsın sen.
Kral: Siktir! Sıçtık desene
Garson: Karizmayı yerlebir ettin hocam. Sen buradan çıkıp meydandan dümdüz yukarı çıkacaksın. “Kralı gelse beni burdan çıkartamaz” gibisinden iğrenç de bir şaka yapma lütfen.
Kral: Yok yok yapmam…
Yönetmen: Lan bi başlayamadınız oyuna… Pambık prenses gir hadi…
Pamuk Prenses: Hemen…
Garson: Pamukçuğum senin bu akşam baloda olman gerekmiyor muydu?
Pamuk Prenses: Çok stresliyim biraz rahatlayayım dedim.
Garson: Arabayı nereye çektin peki?
Pamuk Prenses: ay ne arabası? Her masala inanılır mı? Belediye otobüsüyle geldim ben buraya.
Garson: Balkabağından mıydı?
Pamuk Prenses: Yok metal… Arkadan çekişli, dört ileri bir geri vitesli, üç kaldıranlı normal bir belediye otobüsü…
Garson: Ee şoförü kimdi? Senin fare değil mi?
Pamuk Prenses: Saçmalama ne faresi? Belediyenin memurlarından biriydi işte.
Garson: Ama bu arada saat on ikiyi beş geçiyor…
Pamuk Prenses: Valla mı?
Garson: Anathema belamı versin ki doğru…
Pamuk Prenses: Hassiktir! Yandığımızın resmidir işte bu. Ben masalın yazarına ricada bulunayım. Yazar bey? Yazar bey bana bakar mısınız?
Yazar: Garson Bey şu müziğin sesini kısar mısın yazdıklarımı göremiyorum.
Garson: Ben de seni göremiyorum ama kısarım tabii. Yazar insana Taksim âleminde saygı sonsuzdur.
Yazar: Teşekkür ederim. Efendim Pamuk?
Pamuk Prenses: Saat on iki olmuş.
Yazar: Günaydın…
Pamuk Prenses: Ama sen yazar olarak beni ikaz etmeliydin.
Yazar: Sen masal kahramanı olup sahiplenmezken ben seni nasıl ikaz edebilirim. Hem oyunla ilgili gönderdiğim mektubu da huni biçiminde katlayıp bira içmişsin.
Pamuk Prenses: Bardaklar kirlenmesin diye şeyetmiştim.
Yazar: Doğru… Kendinin masalını kirletmek bir Arjantin bardağı temizlemekten daha doğru değil mi?
Garson: Yok efendim. Biz onların dibini arka tarafta ekmekle sıyırıyoruz. Hemencecik temizleniyor.
Pamuk Prenses: Lütfen yazar en azından saatleri bir saat geri alsan…
Yazar: Saatleri geri alabilirim de sözleri ve düşleri geri alamam Pamuk. Bu masalı okuyarak uyuyacak çocuklar çoktan uyudu. Ve de Kırmızı Başlıklı Kız masalıyla.
Pamuk Prenses: Peki şimdi ne olacak?
Yazar: Şimdiyi düşüneceğine yarını düşünseydin bu soruyu sormazdın.
İkinci bölüm:
— Pardon saat kaç?
— 12:35
— Ne?
— Hanımefendi hiç mi ömrünüzde 12:35 diye bir saat dilimini duymadınız?
— Duydum tabii…
— E o zaman neden 12:35’e - ki bu arada 12:36 oldu ve buna tepkinizi çok merak ediyorum - Einstein’ın Görelilik Teorisine yaptığı muameleyi yapıyorsunuz
— Çünkü geç kaldım
— Neye?
— Masala…
— Gülme komşuna gelir başına… Bu arada hangi masaldansınız?
- Rapunzel
Arka sıradaki biri: Hanımefendi şu saçları topuz yapmasaydınız keşke. Sahneyi görebilmek için girmediğimiz atom parçacığı biçimi kalmadı.
— Özür dilerim. Bir değişiklik yapayım demiştim.
Daha arka sıradaki biri: Valla saç modelinizi ilk başta oyunun dekoru sandım. Kendi kendime “Ulan sahnenin ortasına bu kazığı çakmakta ki nedenleri ne ola ki?” diye sordum.
Benim bile tanımadığım biri: Hocam az önce bir sinek gördüm. Rapunzel hanımın saçının zirvesine tırmanmaya teşebbüs etti. Başarısız olunca 17685. tokadan kendini aşağı atıp intihar etti.
— (Ağlar) Ben masalıma geç kaldım siz bana neler diyorsunuz?
— Hanımefendi biz mi getirdik sizi buraya.
Nikâh Memuru: Kendi rıza ve arzunuzla geldiniz.
Şahitler: Evet!!!
Davetli: Rapunzelciğim salla gitsin masalı. Sen oyunun zevkini çıkar. Bir kere geciktin. Daha sonra saçını iki sallarsın olur biter.
— Haklısınız… Peki siz kimsiniz?
— Kurbağa Prens…
— Siz de mi geciktiniz?
— Evet…
Sinirli biri: Ya başlayacağım masalınıza da kurbağanıza da susun da oyun başlasın kardeşim.
— Bizim yüzümüzden mi gecikiyor oyun?
Sinirli başka biri: Sizin cümlelerinizi yazmaktan helak oldu adam. Susun da son perde başlasın…
III: Bölüm:
(Sahnenin solu: Bir masa. Masanın başında bir adam… Masanın üstünde bir daktilo… Daktilonun yanında büyükçe bir şırınga… Hemen masanın yanında duran tahtadan beyaz bir at. Adam şırıngayı damarına batırıp kanını çekmektedir. Sonra daktilonun mürekkep bölümüne zerk edip yazmaktadır.)
Adam - kendine adam denilebilirse tabii- bileğine sapladığı şırıngayla kanından çekip daktilonun mürekkep haznesine zerk eder. Kâğıdı yerleştirir ve ilk tuşa basar. O anda daktilodan piyanonun “Mi” sesi yükselir. Adam - tabii kendine “Adam” denilebilirse- şaşırır bu duruma. Başka bir harfe basar. O anda da başka bir ses duyulur. Elini ileri doğru uzatıp parmaklarını kenetleyip kıtlatır parmaklarını. Derken sandalyesini çeker ve daktilonun tuşlarına basarak Lionel Richie’den Hello isimli müziği ve güftesi Richiezadelerden Lionel’e ait olan musikiyi meşk etmeye başlar. Bir kısmını da söyler hatta. Sonra durur ve başka bir şey çalmaya başlar. Derken seyirciler peçeteyle istek yapmaya başlar. Tam kasap havasında yönetmen de dâhil izleyiciler halay çekerken sahneye biri girer.
— Lan senin ne işin burada?
— Abi valla daktilonun ayarlarına bakıyordum. Yumuşak K harfi takılıyordu da…
— Başlarım senin yumuşağına da “K” harfine de… Siktir lan… Oyunun da içine etmişsin… Atacağımız bir tirat zaten. Tuvaleti temizlemeyi unutmuşsun. Git bir zahmet temizle!
— Peki abi…
— Al şunu
— Nedir o abi?
— Parantez içindeki ifaden
— Ne yazıyor ki abi?
—Üzgün)
— Sağol abi…
Adam - kendine tabii “Adam” denebilirse - şırıngayla kanını damarlarından çekip daktilonun mürekkep haznesine zerk eder. Kâğıdı yerleştirir ve yazmak için ilk harfe dokunur. O anda tuşlardan keman sesi gelmektedir. Şaşırır etrafına bakar. Sonra daktiloya bir kere vurur. Yeniden tuşa vurunda kontrbas sesi gelir. Bir daha vurur. Bu sefer bağlama sesi gelir. Yeniden vurur bu sefer normal sesini çıkartır. Sevinir. Kâğıdı çıkartır yerinden ve yeni kâğıt takar. O anda arkasındaki duvarda da beyaz bir ekran görünür. Adam - Kendine “Adam” tabii denilebilirse - yazdıkça ekranda yazılar belirir.
“Aşk” diye tanımlanmış bir his bulmacasının aşağıdan yukarı doğru uzanan şiiri olamam ben. Akrostişlerde parmak izi bıraktığım günlerden birinde bir şairin kalbinde terk ettim kendimi. Ve şimdiyse kendi uykumda kendimi öldürmek üzereyim. Ayakkabı bağcıklarını dola şimdi gözlerimi. Bakışlarımı nefessiz bırak. Gözler nefessiz kalınca kör olmaz. Körlük nefessiz kalınca ölür…
Açılsın o zaman demir perde. Çeliği gölgelerde dövelim. Ve sözcüklerden kuleler inşa edelim. Yaylar alkışlara gerilsin. Ayraçla araladığımız kitaba saplansın kalbimiz. Öldürme bu sefer kâğıda düşen hayalimi. Son nefesinde seni solusun. Ki yanacaksa da günahları için bu senin ateşin olsun…
Ben gecelerimi sokak lambalarından damıtırım. Teninden sürülen her tanesinin memleketiyim. Kendi kendimin gurbeti oldum ey yâr. Adı aşk sanılan her düşün kâbusuyum ben. Senin yüzün sevgili, aşkın yüzüdür. Senin kokun sevgili, düşlerin kokusudur. Ve sana dokunmak sevgili, şairliğimin alınyazısıdır.
Geceler silik bir anıdır gündüzlerin belleğinde. Ve sokak lambalarının aydınlığının labirentlerinde çoktan kaybolmuştur. Sense düşlerinden sızan bir denizin ıslattığı yatağında gölgelerini boğmaktasın. Pencerende begonyalar, kasımpatılar, güller laleler… Bahara daha yaşanmamış bir kaç ömür var. İyisi mi sen şimdiden eylüllerini kurutmaya başla defterlerinde.
03 Ocak 2009
Taksim Değil
Yunus B.Posted on June 12, 2010 with 2 notes
-
Masal
Her masalın gerçeği masala inanan kadardır. Her gerçek onu göremeyenler kadar yalandır…
Posted on June 12, 2010 with 4 notes
-
sohbet
Farzedin şuan sizinle hayli koyu bir sohbetin içindeyiz. Bana “Hadi anlat kendini hele” dediniz. İşte o zaman ben, kendimi anlatmaya cümlelerden başlarım. Sizeyse cümlelerin içindeki “ben”i bulmak düşer. Sonra, biriniz “Biraz da cümlelerini anlat o zaman” dediniz. İşte tam o andaysa kendimi anlatırım.
Posted on June 12, 2010 with 2 notes
-
Aşk
Bir çölün ortasına dikilmiş dört duvar. Çatlaklarına çeşitli et parçaları sıkıştırılmış. Dört duvarın ortasında oturmuş bir adam. Vücudundan çeşitli et parçaları kopartılmış. Adam masada oturmuş ve yazmaktadır.
- Artık yazmayı bırak da benimle ilgilen biraz. Sırf bu yazmak yüzünden kendi hayatını da benim hayatımı mahvettin. Şimdi tercih senin ya yazı ya da ben…
Adamın başı öne eğiktir. Gözleriyse kâğıdın üzerinde. Yaşlarla doludur gözleri.
- Zaten tek yazma nedenim sensin. Gerçek olmayan birine âşık olup herşeyi onun uğruna terk etmek midir aşk? Yoksa sevdiğinde olmadığını bildiğin yaşamı reddetmek midir?
(Fark ettim ki hiç aşka dair yazmamışım)
Posted on June 12, 2010 with 2 notes
-
Dilsiz Şarkıcı
Tüm kentin sağır olduğu bir yerde en güzel sesli sanatçı lâl bir insandır. İnanmadınız mı? Bence bunu uyguluyoruz hayatlarımızda. Yoksa neden bunca çirkinliği sunan insancıklara “Güzel” diyen körler olalım ki?
Posted on June 11, 2010 with 2 notes
-
Absürtoloji - 3
Aylardan temmuz. Kapı hafif aralık. Balkondan aşağı bir olta sallanmış. Ama aşağıda deniz yok.
- Neden sokağa olta atıyorsun?
- Balığı tutmak mıdır marifet yoksa denizi yakalamak mı?
Posted on June 11, 2010 with 2 notes